Tipografi Baskı’nın Tarihi ve Gelişimi

Uygarlık tarihi bir anlamda yeni arayışların ve buluşların tarihidir.

Sanat ve tasarım açısından bakıldığında ise bu buluşların en önemlilerinden biri 1450 yılında Mainzli Johann Gensfleish tarafından gerçekleşmiştir. Gensfleish o döneme ait bir kitabı yeni basım tekniğini kullanarak çoğaltılabilmesine imkân sağlayan bir sistem geliştirmiştir. Gutenberg bu tekniğini geliştirirken, geçmişi Uzakdoğu’ya dayanan bir yöntemden esinlenmiştir. Bu yöntemde tahta kalıpların yüzeyine yüksek rölyef olarak oyulmakta ve adına “Xylotypography” denilmektedir. Bununla birlikte tipografik baskı, Xylotypography’e göre çok daha kullanışlıdır. Gutenberg, geçmişi Uzakdoğu’ya dayanan bir yöntemden esinlenerek bu tekniği daha de ileri götürmüştür.

Emre Becer’ in de ifade ettiği gibi;

“Gutenberg, her birinin üzerinde yüksek kabartma bir harfin yer aldığı; bağımsız, yer değiştirebilen ve tekrar kullanılabilen metal parçacıklarından yararlanmayı akıl etmişti”

Gutenberg’in denediği bu tipografi tekniği zamanla gelişim göstererek, Linotype (Linolbaskı) ve Monotype (Monobaskı) dizgi makinelerinin gelişimine öncülük etmiştir.

Bu dizgi makinelerinin sağladığı yeni olanaklar ile metal harfler tek tek dizilmeden, daktilo makinesinin sistemine yakın bir çalışma dizini ile yan yana getirilmekteydi. Sıralı olan bu harflerden sıcak kursun alaşımı ile blok kalıplar elde edilmekteydi. Uçar’a göre, bu gelişim ile kitap yapımının en zaman alan ve zahmetli aşaması olan tamamen elle, tek tek yapılan dizgi aşamasında bir çığır açmıştır.

Tipografinin tarihsel gelişimi incelendiğinde, 15.yy’da metal baskının bulunuşu ve biçimlendirme ögesi olarak kullanışı tipografi için bir geçiş dönemi olarak görülebilir.

Tarih boyunca insanlar, yazının bulunmasından önce iletişim kurmak adına sembol ya da işaretlere dayalı iletişim sistemlerini kullansalar da yazılı bir dil oluşturmak gayesiyle, okunabilir, aktarılabilir, değişmez kuralları ve resimler yazılara ya da sembollere ihtiyaç duymuştur.

Buna örnek olarak, M.Ö. 15000’li yıllarda mağaralara yapılan ilk kaya resimleri görsel iletişimin ilk adımları olarak görülmekte ve insanlık tarihinin en eski yazılı iletişim kaynağı gösterilebilir.

Estetik bir kaygı barındırmaktan çok izleyiciye iletiyi göndermek üzere çizilen bu resimler, mesajın ve dışa vurumun ilk örneklerini oluşturmaktadır.

Bununla birlikte M.S. 2.yy’ın sonlarında ilk defa Uzakdoğu’da denenen tipografi denemeleri ile baskılar görülmektedir.

Bu dönemde yazı, önce tahta levhaları oyarak ardından ipekli kumaşlar üzerine ideogramlar (bir kavram harfi ile değil resim ya da işaretle yazma sistemi) halinde ardından kumaş yerine keçe üzerine çizilerek oluşturulmaktaydı.

Keçe’nin ardından Ts’ailun tarafından dut ağacı kabuğu, kenevir ve kumaş parçalarının suyla karıştırılıp preslenerek, güneşte ince bir tabaka oluşturuncaya kadar ipte bekletme yöntemi ile kâğıdın bugünkü kullanılan hali icat edilmiştir.

O döneme bakıldığında, kâğıt yapma yöntemi bulunmuş ve Çinliler geçmiş dönemlerden itibaren mürekkebi ve oymacılık sanatı da biliyorlardı. Uzakdoğu’da ahşap bloklar oyularak baskı için kalıp hazırlama tekniği denenmiştir.

Bu bağlamda, 1041-1048 yılları arasında Çinli simyacı Pi Sheng kil ve tutkalı karıştırıp tek harf hazırlama yöntemini bulmuştu. Bu yöntemde harfler bir levha üzerine metni oluşturacak şekilde dizilerek; çevrelerine reçine, mum ve kül karışımı bir madde ile sabitlenmekteydi.

Dizilmiş bloğun yüzeyi mürekkeplenip kâğıda bastırılmak suretiyle işlem gerçekleşiyor. Diğer bir metnin dizgisine de demir taban ısıtılarak harfler dağıtılmak suretiyle geçiliyordu. Fakat Çin yazısında bulunan çok sayıda karakterin varlığı (yaklaşık 40.000 simge) bu baskının gelişmesine fazla olanak vermemiştir.

Yazar: GrafikTasarim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir